“İktidar Bizi Kendimize Yabancılaştırdı”
İktidar tecrübesi, bir siyasi hareketin başarısından öte, bünyesinde taşıdığı ahlaki iddiaların, değerler sisteminin ve insan tipolojisinin varlık ile sınandığı en çetin imtihandır.
1. İnsan Doğası ve Güç İmtihanı: İmkânlar İçinde Ahlakı Korumak
Tarih, iktidarı kaybedenlerin hikâyelerinden çok, iktidar tarafından dönüştürülen insanların hikâyeleriyle doludur. Çünkü insanın hakikati mahrumiyet günlerinde değil, imkân günlerinde ortaya çıkar. Yoklukta dürüstlükten ve ahlaktan söz etmek görece kolaydır; asıl zor erdem, varlık ve güç sahibi olduğunda da o ahlakı koruyabilmektir. Güçsüzken adalet talep etmek tabii bir haktır; ancak güç eline geçtiğinde adaleti kendi aleyhine dahi işletebilmek nadir bir erdemdir. Bu nedenle bir toplumun ahlaki seviyesi, muhalefetteyken dile getirdiği iddialarla değil, iktidardayken ortaya koyduğu pratiklerle ölçülür. Muhalefet eleştirme hakkı sunarken, iktidar ağır bir hesap verme sorumluluğu yükler.
2. Sosyolojik Dönüşüm: Çevreden Merkeze Geçiş ve Şümullü İktidar
Son çeyrek asırdır Türkiye’de yalnızca bir siyasi hareket değil; belirli bir dünya görüşü, medeniyet tasavvuru ve muhafazakâr kimlik iktidar tecrübesi yaşamaktadır. Bir zamanlar "çevrede" tutulan, kamusal alandan dışlanan kesimler artık toplumun merkezindedir. Ancak bu dönemi sadece seçim sonuçları, bakanlıklar veya meclis aritmetiği üzerinden okumak büyük bir yanılgı olur. Siyasi iktidar; doğası gereği ekonomik, sosyal ve kültürel uzantılarıyla birlikte gelir. Gücün nimetlerinden faydalanan devasa holdingler, iktidar yönelimli sivil toplum kuruluşları, vakıflar, medya ve bürokrasi de bu sürecin doğrudan parçasıdır. Dolayısıyla yapılacak hesaplaşma ve muhasebe sadece siyasi aktörlere değil, bu imkânlarla büyüyen tüm toplumsal katmanlara yöneltilmelidir.
3. Muhalefet Erdeminden İktidar Yozlaşmasına
Müslümanlar uzun yıllar süren muhalefet tecrübesi boyunca adaleti savunmayı, haksızlığa itiraz etmeyi ve zalimin karşısında durmayı öğrendiler. "Bir Müslüman nasıl muhalif olur?" sorusunun cevabı teoride ve pratikte başarıyla verildi. Fakat aynı başarı iktidar tecrübesinde gösterilemedi. "İyi bir Müslüman güçle, parayla ve makamla nasıl imtihan olunur?" sorusu karşısında sınıfta kalındı. Muhalefetteyken şiddetle eleştirilen davranışlar, iktidarın sunduğu konfor ve imkânlarla karşılaşınca farklı biçimlerde kendi bünyemizde ortaya çıkmaya başladı. Güç eline geçtiğinde tevazuyu ve ilkesel duruşu koruyamamak, derin bir ahlaki kırılmaya yol açtı.
4. İktidar Şehveti ve İnsanın Araçsallaşması
İktidar meselesi yalnızca siyasi bir konu değil, insanın nefsiyle doğrudan ilgili psikolojik ve manevi bir süreçtir. Makam ve nüfuz arzusu ahlakla denetlenmediğinde zamanla bir "iktidar şehvetine" dönüşür. İhsan Fazlıoğlu’nun da belirttiği gibi: "Maddî ya da manevî iktidâr şehvetini denetleyemeyen kişiler, insanlar ile dost olamazlar. Çünkü insanları yalnızca hâkimiyetlerini pekiştirecek araçlar olarak görürler." Güç hırsıyla gözü kör olan birey için insan artık saygı duyulacak bir değer değil, hegemonyasını sürdüreceği bir nesneye ve piyona dönüşür. Dostluk ve kardeşlik söylemleri sürse de hakiki bağlar kopar; liyakat ve ehliyetin yerini sadakat ve itaat alır.
5. Vicdani Felç ve Meşrulaştırma Mekanizmaları
İnsanları araç olarak gören bu zihniyet, zamanla ağır bir vicdani felç üretir. Gücü ve makamı korumak adına yapılan yalan, iftira, kayırmacılık ve haksızlıklar rahatsız edici birer günah olmaktan çıkar; "davanın selameti" veya "beka" adına yapılması gereken rutin işler haline gelir. Ahlak, sadece başkalarına vaaz verilen süslü bir söyleme indirgenir; menfaatlerle çeliştiğinde ise kolayca çiğnenir. Dün "ak" dediğine bugün gücün emriyle "kara" diyen, ahlaki pusulasını iktidar hırsına kurban etmiş bu yeni insan tipi; iş hayatından akademiye, derneklerden bürokrasiye kadar her alanda ciddi bir tahribat oluşturur.
6. Gelecek Sorumluluğu ve Öz yüzleşme
Son çeyrek asırlık tecrübe acı bir gerçeği gösterdi: Gücü elde etmek bir başarı olabilir, ancak asıl mesele o gücün insanı neye dönüştürdüğüdür. İşin kolayına kaçıp tüm suçu siyasi iktidara havale etmek bir kaçıştır. Bu çürüme tek bir alanda yaşanmadığına göre, arınma da ancak kolektif bir öz yüzleşmeyle mümkündür. Siyaset, sivil toplum, akademi, sermaye ve birey olarak şapkamızı önümüze koymak zorundayız. Kaybedilen insani ve ahlaki değerleri yeniden inşa etmenin tek yolu; gücü bir tahakküm aracı olarak değil, hesabı verilecek ağır bir emanet ve sorumluluk olarak görmeyi yeniden öğrenmektir.
Nihayetinde bu yüzleşmeyi göze alabilmek, kaybettiklerimizi telafi etmenin ilk adımı; gücü vicdan ve adaletle yeniden nikâhlamanın ise yegâne yoludur.