Bir eğitimci olarak eğitimde bu kadar olan bitene, reforma, program değişikliğine, yeniden yapılanmaya rağmen “Neden olmuyor, istenilen sonuç elde edilemiyor?” sorusunu kendime soruyorum. Ne yazık ki bugüne kadar tatminkar bir cevaba ulaşamadığımı itiraf etmeliyim.
Teorik genellemeler yaparak alıntılarla, beylik ifadelerle söz kalabalıklığı yapmak niyetinde değilim. Eğitimin içinde öğretmen, yönetici, veli olarak bulunmuş olmanın verdiği tecrübe penceresinden bir değerlendirme yapmak istiyorum.
Bu kadar emek ve kaynak tüketilmesi karşılığında geldiğimiz nokta hedeflenen yer değil. Böyle, öğretmenden öğrenciye, veliye; muhalefetten iktidara kadar herkesin şikayetçi olduğu bir ortamda, eğitimde bir şeylerin ters gittiği gün gibi ortadadır. Sanırım bu belirsizliğin temelindeki en büyük sorun da farklı isimler altında sonuç alınmadan sık sık yapılan plansız değişiklikler olmalıdır.
Muhtemelen daha öncelerde de bir çok değişiklik olmuştur. Ancak tanıklık ettiğim, hafızam beni yanıltmıyorsa 78’den sonra değişiklik süreci din dersinin seçmeli olarak tercihe açılmasıyla başladı. Sonra tekrar zorunlu dersler arasına girdi. Peşinden, bir dönem İngilizce dersi seçmeli yapıldı. Derken sınıf geçme, ders geçme ile devam ettik ve ardından kredili sistem, MİLO okulları uygulaması geldi ve 2002’den sonra da “reformlar” dönemi başladı.
Açık kaynaklar sadece bu son dönemde, 2002’den 2024’e kadar geçen sürede, 18 değişiklik yapıldığını kaydediyor. Yani ortalama her 1,25 yılda bir değişiklik yapılmış görünüyor. Oysa eğitim uzun soluklu çalışmaların netice verdiği bir alandır. Ve bugünden yarına sonuç alınması pek mümkün değildir. Alınamıyor da…
Belli ki ortada bir aksaklık var. İşler yolunda gitmiyor. İyi gelsin diye reçeteler uygulanıyor. Ancak hasta daha da kötüye gidiyor. Nedeni, niçini sorgulanmadan, hastanın neden tedaviye cevap vermediği araştırılmadan, konsültasyonlar yapılmadan doktor değiştirilip yeni reçeteler dayatılıyor.
Durumun vehameti şu ki reçeteyi yazan doktor sonucu görmeden ayrılıyor. Yerine başka biri geliyor. Ve yine, yeniden her şey sil baştan…
Teşhis olmadan tedavi olmaz. Öznesi insan olan bir alanda adım atılırken çok dikkatli olunmak mecburiyeti vardır, diye düşünürüm. Zira artık bir mayın tarlasındasınız ve yol haritası olmadan, uzman rehberliği olmadan çıkış yolu bulmanız pek mümkün olmaz.
Yirmi milyonu aşkın öğrenci, bir buçuk milyona yakın eğitim çalışanı, neredeyse kırk milyon velinin, STK’lerin, meslek kuruluşlarının paydaş olduğu, ülkenin aktif nüfusunun yüzde doksanını ilgilendiren eğitim alanında değişiklikler yapılırken daha dikkatli ve özenli davranılması gerektiği ve sonuç almanın bazen iktidarların ömründen daha uzun bir süreye ihtiyaç duyacağı açıktır. Öyleyse “ben yaptım, oldu mantığı” eğitim söz konusu olduğunda geçerliliğini yitirir, demek yanlış olmaz.
Eğer eğitimden pozitif bir sonuç bekleniyorsa, iyi niyetle yapılmış olsa da, sadece müfredat değişikliğinin işe yaramadığı, yaramayacağı yaşanan tecrübelerden anlaşılmış olmalıdır.
Öyleyse ne yapılıp edileceği konusunda uzun soluklu, tutarlı ve disiplinli çalışmalara, partiler üstü bir devlet yaklaşımına ihtiyaç vardır. Adı ne olursa olsun değişikliklerin mutlaka pilot uygulamaları yapılmalı, nesnel kriterlerin gözetilerek ulaşılan sonuçlara göre bir yol haritası belirlenmelidir, diye düşünürüm. Aksine bir fasit daire içinde dolanıp durmaktan öte yol almamız mümkün olmaz.
Bu süreçte eğitim sendikaları ve STK’ler de elini taşın altına koymalı, özellikle kitleyi önemli oranda temsil ettiğini iddia eden yapılar edilgen, ürkek ve yancı duruşunu terk etmeli; fikirlerini yüksek sesle dile getirerek sorumluluk üstlenmelidir. Mutat köşe yazılarıyla, tweetlerle bir katkı yapılamadığı, yapılamayacağı artık anlaşılmış olmalıdır.
Ayrıca okul binalarının sayıca fazla olduğu ve finansman yönünden yeterli düzeyde desteklenmediği, binaların bakım ve onarımının zamanında yapılamadığı; okulların memur, yardımcı hizmetli ve teknik personel açısından da destelenmediği herkesin malumudur. Bu konuların da her yıl temcit pilavı gibi yeniden ısıtılıp ısıtılıp ortaya konmadığı bir orta yol bulunmalıdır. Zira eğitim yöneticileri her yıl İŞ-KUR’un hikmeti kendinden menkul şartlarını haiz personel bulmak için büyük çaba göstermek zorunda kalmaktadır. Bunun için karar alıcılar, ipe un sermek yerine süreklilik gösterecek bir istihdam yöntemi bulmalıdır.