Dünya ABD-İsrail-İran savaşına odaklanmış acaba üçüncü dünya savaşının ilk adımımı diye düşünüp insanlığın nereye savrulacağına odaklanmışken her ülkede eş zamanlı iç hadiseler de vuku bulmuyor değil.
Savaşın bu hengamesine herkes kendi penceresinden bakıp olasılıklar üzerine kafa yorarken gündemimize İmamoğlu’nun duruşması esnasında yaptığı şovlar ve tarihçi İlber Ortaylı’nın nereye defnedileceği meselesi düşüverdi.
Bu iki mesel hayati mi? Elbette hayır. İran konusu kadar elbette bir ehemmiyeti olmayan sıradan iki mesele.
Biri asrın hırsızı diğeri de ülkemizin bir tarihçisi olmasına rağmen yıllarca batı borazanlığı yapmış sözüm ona bir akademisyen.
Biri, bir belediye başkanlığını dahi yürütemezken, peşinde bıraktığı binlerce yolsuzluğuna rağmen bu ülkenin Cumhurbaşkanı olmayı düşünecek kadar hayalperset ve yaşadığı topluma uzaklığı şurada dursun utanmazlıkta level atlayan biri, diğeri de yaşadığı toprakların tarihini çarpıtarak üniveristede binlerce genç dimağı yanlış bilgilerle zehirleyen bir batı hayranı.
Biri, mahkemedeki tavırlarıyla bu millete saygısızlığın en çirkin örneklerini sergilerlerken, diğeri yalan söyleyen bir tarihi utanmadan bu millete giydirmeye çalışan biri.
Her ikisinin ortak yöne ikiyüzlü olmalarıydı.
Milleti kandırmak için girmedikleri rol bırakmamışlardı.
Biri siyasetin maskaralığını yaşadı, diğer bilimin maskaralığını.
İkisi hiçbir zaman bu milletin değerleriyle barışık olmadı.
Biri siyasetin ifsadına diğeri de bilimin ifsadına çalıştı bir ömür boyu.
Biri siyasetin münafığı oldu diğer ide bilimin.
Hep iki yüzleri vardı millete karşı.
Hiçbir zaman gerçek yüzleriyle milletin karşısında çıkmadılar. Ta ki milletten görünen yüzleriyle güç devşirinceye kadar.
İmamoğlu’na gelince;
Duruşmasındaki kaliteden yoksun davranışları bize Erdoğan’ın mahkemedeki asil duruşu hatırlattı.
Biri dünyada emsali görülmemiş asrın hırsızlığının duruşması, diğeri okuduğu şiiriyle bu milletin ayaklarına takılan pragandaları kıracağına ahdetmişliğin duruşması.
Duruşmalardaki duruşlar insanın asaletini göstermesi bakımından önemli ipuçları verir.
Biri Fatih Sultan Mehmet Han Hazretlerini kabrini tekmeleyen asrın hırsızı, diğeri Ortaçağ asrını tarihe gömen Fatih Sultan Mehmet Hazretlerinin davasını güden dünya lideri.
Biri, FETÖ yetiştirmesi, diğeri FETÖ’yü tarihin çöplüğüne savuran biri.
FETÖ yetiştirmesi bu haliyle bu milletin başına geçmeye çalışırken diğeri bu milletin başı olarak ülkesini dünyanın diline destan eden biri.
Biri, batının attığı yemle, diğeri bu toprakların kaynağından emdiği sütle yetişen biri.
Biri bu millete kasteden diğer tüm kastları yok eden biri.
Sonuçta bir hiç uğruna içeri atılan adamdan dünya lideriliğini gördük, diğerinde de eldeki delillerden bir ömür boyu içeride kalacağını görüyoruz.
Siyaset arenasında bunlar yaşanırken, bilim arenasında da ölüp giden birinin ilgi ve alakası olmayan bir inancın düsturlarıyla toprağın üstünden altına yollanışın nasıl ve nerede olacağı tartışması.
Bu adamla ilgili çok şeyler yazılıp çizildi. Öyle ki felsefe, bilim ve siyasi yelpazede bir hayli kalem erbabı uzmanlığı derecesinde ağyarının mani efradını cami olacak birçok bilgiyi serdetti. Önemli tespitlere yer verilerek yazıya dökülen her bilgi yerinde ve çok aydınlatıcı oldu.
Adam ölünce ne hikmetse mezar konusu gündeme oturdu. Kendisi Gelibolu’ya defnedilmesini istemiş. Bu bir yerde vasiyeti olmuş oluyor. Vasiyeti yerine getirmek bir saygının ifadesidir. Şimdi yakınları ölülerine bir saygılarının olmasını istiyorlarsa vasiyetini yerine getirmeleri gerekir. Belli ki Fatih Sultan Mehmet haziresinde defn edilmesi meselesi adamın isteği değilmiş. Bir yerde işgüzarlık yapılmaktadır.
Vasiyetini yerine getirirler getirmezler onu yakınlarını karar verecek. Ancak Fatih haziresine defnedilmesi meselesi öyle sıradan bir mesele değil. Orası Müslüman mezarlığı. Allah’a iman etmiş, emirleri doğrultusunda bir hayat sürmüş ve o hal üzere ruhunu teslim edenlerin ölünce defn edilecekleri yer. “Kemalizmi kabul etmeyen bu ülkede durmasın gitsin.” sözü iman noktasında nerde durduğunu gösterdiği gibi kişinin bilim kimliğini gölgede bırakacak bir mahiyet de taşır.
Hz. Peygamber (s.a.v.), ölülerin birbirini tanıdığını belirtmiştir: "Ölüler birbirini bilir mi?" diye sorulunca, "Evet, onlar kuşların ağaçların tepelerinde birbirlerini bildiği/tanıdıkları gibi birbirlerini bilirler."
Dünyada bile insanlar sevdiklerinin olduğu ortamlarda bulunmak ister. Aksi bir durum insanın sıkıntıya sokar. Madem berzah âleminde ölenler birbirini tanıyacak o zaman dünyada birlikte olduklarında huzur buldukları insanlarla olmaları çok önemlidir. Ne iyi olana böyle bir eziyet verilsin de ne de kötü olana.
Belediye başkanı olarak seçtikleri kişi Fatih Sultan Mehmet Han hazretlerinin kabrini tekmeliyorsa bu hazirede defn edilmeyi her halükarda istemez bu adam. İstemediği bir yere defnedilmesi adama bir zulüm olur. Yakınlarına sesleniyorum; ölünüze saygınız varsa buraya defnetmekten vaz geçin deriz. Hazır, çelenk için harcayacağınız parayı TEV’e bağışlayın demişken mezarı da bu vakfın ölülerinin olduğu yere yapın. Ölünüzün hayatta iken barışık olmadığı kesimin mezarlığında defnedilmesi eziyet olmayacak mı?
Ahiretin azabı çetindir. Bari bu noktada bir cezası olmasın.
Mustafa Salim
15 Mart 2026 Ankara